30/12/2025
37 yaşındayım. İnsanın dünyası bir saniyede kararabiliyormuş, ben bunu geçen yıl o acı fren sesiyle öğrendim. Eşim Selim’i korkunç bir trafik kazasında kaybettim. Bizim için, çocuklarımızın geleceği için ek mesai yaptığı o yorgun gecelerden birinde... Bir daha eve asla dönmedi. Geriye sadece darmadağın olmuş bir hayat ve anılarla dolu ama bakımsızlıktan dökülen bir ev kaldı.
Duvarlardan dökülen boyalar, Selim’in tamir etmeye niyetlendiği ama yarım kalan prizler, rutubet kokan bir salon... Çocuklarım için ayakta durmak zorundaydım: Melis (12), Arda (10) ve minik Zeynep (6).
İki işte birden çalıştım. Sabahları bir ofiste, akşamları ise paketlemede... Borçları ödemek ve çocuklara "normal" bir hayat sunmak için kendimi unuttum. Ama yorgunluk ve uykusuzluk kalbimi tüketti. Gözlerimi hastane odasında açtığımda, yanımda kayınvalidem Nuran Hanım vardı.
"Onlara Kim Bakacak Elif?!"
Nuran Hanım her zamanki dik duruşuyla yatağımın başında dikiliyordu ama sesi bu sefer titriyordu:
"Kendini öldürmeye mi niyetlisin? Eğer sen de gidersen, o üç yavruya kim annelik edecek? Doktor ara vermen gerektiğini söylüyor. Şimdi itiraz istemiyorum!"
Bana bir zarf uzattı. İçinde üç haftalık bir termal kaplıca tatili için biletler ve bir miktar para vardı. "Çocuklar bana emanet, sen sadece dinleneceksin," dedi. Çocuklarımın geleceği için o zarfı kabul ettim.
Üç hafta... Sessiz sabahlar, sıcak şifalı sular ve nihayet deliksiz bir uyku. Nuran Hanım'ı her aradığımda, "Her şey yolunda, sakın dönmeyi erken düşünme, evi merak etme," diyordu. Sesindeki bir şeyler farklıydı ama dinlenmenin verdiği huzurla sorgulamadım.
Dönüş günü geldiğinde, kalbim heyecanla çarparak sokağımıza girdim. Ama taksiden indiğimde donakaldım. Bizim o boyası dökük, pencereleri rüzgarda gıcırdayan hüzünlü evimiz gitmişti. Onun yerine pırıl pırıl boyanmış, bahçesindeki çiçekleri coşmuş, ışıkları neşeyle yanan muazzam bir yuva duruyordu.
Titreyen ellerimle anahtarı çevirdim. İçeri girdiğim anda, evin içini kaplayan o koku beni olduğum yere çiviledi: Selim’in her zaman kullandığı, o çok sevdiğim odunsu parfümün kokusu...
Salona doğru bir adım attım. Her şey değişmişti; Selim’in hep hayal ettiği o kütüphane kurulmuş, en sevdiği koltuk başköşeye yerleştirilmişti. Nuran Hanım, mutfaktan elinde taze demlenmiş bir çay tepsisiyle çıktı. Gözleri dolmuştu ama gülümsüyordu.
Tam "Neler oluyor?" diyecekken, mutfaktan gelen o sesi duydum. Selim’in sadece benim duyabileceğim o alçak, yumuşak tonuyla söylediği o cümle:
"Çocuklar uyudu mu canım?"
"NU-RAN ANNE?!" diyebildim sadece.
Gördüğüm şey, mantığımın kabul edebileceği bir şey değildi. Kazadan sonra tabutu açtırmamışlardı, "Yüzü çok kötü" demişlerdi... Yoksa? Gözlerim karardı, dizlerimin bağı çözüldü ve zemin ayaklarımın altından kaydı. Karanlığa gömülmeden önce gördüğüm son şey, Selim'e tıpatıp benzeyen o gölgenin bana doğru koştuğuydu..😲😱 Devamı ilk yoorumda 👇👇